emektardaktilo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
emektardaktilo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2021 Cumartesi

Elit Aydın Bakışı: Bu halk aptal mı?

 


Halk desteği, parayla satın alınabilen bir şey yahut salt tehdit ya da korkuyla elde edilen bir şey değildir

Zeynep Koçak - p24blog

Facebook bir iki sene önce bir arkadaşın kamusal alandaki yorumlarının üzerine yazdığım bir post’u önüme getirdi. Ana akım üretimin sakilliğine alternatif oluşturan müzik ve yazın ortamlarında bilinen ve kendini anarşist olarak tanımlayan bu nispeten ünlü ve saygı gören kişi, kim bilir hangi yerel ya da genel seçimin üzerine, “halk aptaldır,” yazmıştı. “Halka güvenemeyiz, halk aptaldır, kendi adına seçim yapamaz. Zaten eğitimsizdir. Yapınca da başa AKP’yi getirir.” Tam kelimesi kelimesine aktarmaktan kaçındım, ama aşağı yukarı böyle diyordu. Zaten bunu bu kişinin söylemesine de gerek yok, büyük oranda bir elit-aydın kesim de aynı şeyi düşünüyor.

Kendi adıma, ayrıcalıklılığın burnu büyüklüğünü ve tepeden bakışını, göçmenliğin getirdiği türlü zorlukla yüzleşirken biraz da olsa yırtabildiğimi düşünüyorum. Ama yukarıda bahsettiğim tanıdığın dediği gibi, biz ayrıcalıklıların, ayrıcalıklar ekseninden çıkmakla ilgili düşünsel bir arka plana sahip olmak zorunda çoğunca kalmadığımız için, bir halk suçlama geleneğimiz vardır: Halk aptaldır ve eğitimsizdir, kendi iyiliğinin aksine çalışacak kişilere ve partilere oy verir; kendisine kasten zarar verir. O kadar aptaldır ki bu davranışının açıklanabilir tek izahı, kimi elitler ve bazı doktorlar tarafından ısrarla ve itinayla suçlandığı çeşitli ruhsal hastalıkları, çocukluk travmaları, baba figürü eksiklikleridir. Bu halk denen meret bu bağlamda sadece düşmana oy verenler anlamında kullanılır. Bu halk, ancak bedavaya kömür makarna alabilmek gibi küçük hesapları düşünür. Daha geçen önemli bir okulun önemli bir hocasının internetteki paylaşımı şöyle diyordu: “Türkiye küçük adamların memleketi.” Halkın yaptığı kendi refahı ve geleceği açısından da yanlıştır; fakat buna rağmen kendi yaptığı yanlışlığı anlayabilecek ne eğitimi vardır ne de yeterli oranda ileri görüşlü olmayı başarabilir.  

Aristoteles’in Maksimi

Aptallık değil tabii ki asıl konu. Eğitimsizlik. Bunu Padovalı Marsilius da söylüyor (Defensor Pacis, 1324, Söylev I, Bölüm 13): “‘Aptal’ ile anlamamız gereken şey, daha az eğitim görmüş kişilerdir.”  

Çoğunluk, Padovalı’nın Aristoteles’e atıf yaparak kullandığı valentior pars’a (vatandaşlar arasında üstün gelenler) karşıt görüşte bir karar verirse, bu karar aptalca bir karar mıdır? Yani AKP seçmeni AKP’yi, eğitimsiz olduğu için mi seçmektedir?

Biz yeri geldiğinde Aristoteles’ten haberi olmadığı için kimilerini aşağılamayı çok seven elitler, Aristoteles’in aslında “çoğunluğun bilgeliği” üzerine sayfalarca yazdığını belki de bilerek görmezden geliriz. Aristoteles, Politika’da (Kitap 3: 10-11) çoğunluğun (plethos) verdiği kararlardaki bilgeliği anlatır. Bu fikir, eski Yunan politik düşünce tarihini takip eder, Aristoteles’in özgün buluşu da değildir. Örneğin, Ksenofon’un Hiero’su da aynı şeyi söyler: “Hiçbir şey, ister düşmanlarının planlarını yerle bir etmek, isterse de dostlarının mülkiyetlerini savunmak için olsun, bir araya gelmiş bir grup insana benzemez.” Aristoteles bunu bir adım öteye götürür. Kitlenin, kitlede yer alan ve çok eğitimli bir tek kişiye oranla çok daha iyi bir karar alabilme kapasitesi olduğunu söyler. Peki neden? Çünkü kişilerin bir araya gelmesi, ve böylece bilgilerini, tecrübelerini ve içgörülerini birleştirmesi, kendi adına en iyi kararları alabilen en eğitimli tek bir kişiden çok daha etkili ve iyi sonuçlar doğurur. Yani çok olan, her ne kadar eğitimsiz de olsa, kendi istekleri doğrultusunda kendisi için en bilge kararı verecektir.  

Bu tartışmadaki kilit nokta, Aristoteles’in çok’undaki bilgelik, hep birlikte ortaya konulacak ârete’den (erdem, virtue) ileri gelir. Tek kişi taraflıdır, çok kişi tek kişilerin çıkarcılığını ve taraflılığını kapatır; ne kadar çok kişi birlikte karar verirse, karar, o kadar bilge olur. Aristoteles’in erdem doktrinine çok farklı yaklaşımlar olsa da, ârete ile ilgili kesin olan bir şey vardır: Kimse kendine bilerek zarar vermez.

Marsilius, Aristoteles’e referans verdikten sonra kıstası ileri alır: Politik seçimleri, ve özellikle kanun yapımını, tüm vatandaş hacmine (universatum civicum) değil de eğitimli az sayıda kişiye vermenin tehlikeli olduğunu çünkü bu kişilerin vereceği kararların ve yapacağı kanunların her zaman taraflı ve kendi çıkarına olma riski taşıdığını anlatır. Aristoteles’in kuralını tekrar eder (I, 12/8): Kimse kendisine bilerek zarar vermez, ya da kendisi için zararlı olacak şeyleri istemez.

Floransa’da halk ayaklanması

Padovalı bunları yazmadan bir 30 yıl önce aynı coğrafyadaki Floransa şehrine dönelim. 1293 tarihinde Floransa’da bir halk ayaklanması yaşanır. Bruni de Machiavelli Floransa’nın tarihini yazarken, bu ayaklanmadan bahsederler. Bruni’ninki Historiae Florentini populi (1440’ta tamamlanır) ve Machiavelli’ninki Istorie fiorentine’dir (1525’te tamamlanır).

Campaldino Savaşı’ndan sonra soyluların halka zulmetmesini önlemek için lonca başkanları halk arasından ilk kez, emrinde silahlı bir kuvvet olan Gonfaloniere di Guiztizia (Adalet Yargıcı) yani Ubaldo Ruffoli’yi atamayı başarır. Ruffoli’nin yaptığı ilk şey, ailesinden birinin Fransa’da bir avam öldürdüğü anlaşılan soylu Galetti ailesinin evini yıkmaktır.

Gonfalonieri’nin bu icraatı bir süreliğine Floransa’yı hukuklu bir hayata döndürse de çok kısa zaman içinde halk yine soyluların baskısına mahkûm olur. Halk, hiçbir şekilde soyluları suçlayamadığı gibi, başkaları tarafından onlara isnat edilen suçlara tanıklık da yapamaz. Soylu bir aileden gelen Giano della Bella lonca başkanlarıyla birlik olur ve onları, şehir yönetimini ele geçirebilecekleri konusunda ikna eder. Halk ayaklanması sonucunda soylu aile başkanları yönetimden indirilir ve yerlerine avam üyeleri geçer. Yeni, belki de ilk anayasa yazılır: Ordinenza di Guistizia (Adalet Fermanı).

Hikâyenin gerisi ve Giano della Bella’nın nasıl sürgün olduğu bu yazı açısından çok önemli değil. Önemli olan, Bruni’nin ve Machiavelli’nin yorumları.

Bruni, Adalet Fermanı’nın bir fiyasko olduğunu, şehrin iyi eğitimli, zengin önde gelenlerinin, “çokluğun aptallığının” eline bırakılmasının ancak felaket getireceğini söyler. Çünkü çokluk eğitimsiz ve fakirdir. Bu insanların hayatta isteyebileceği tek şey, zengin sınıfı yağmalamak için hırsızlık ve cinayettir.

Machiavelli ise zenginlerin ve eğitimlilerin çekişmesiz hâkimiyetini değil, düzeni ve dengeyi savunur. Giano della Bella’nın ağzından hem soyluyu hem avamı yargılar: Soylu kötücül, ayaklanmış halk istikrarsızdır. Bruni’nin aksine Machiavelli, avama karşı işlenen suçları itiraf eder. Fakat iki tarafı da tutmaz; onun için önemli olan, çokluğu (yönetileni) her yönüyle anlayan, zorbalık ve iyi niyet, yaptırım ve taviz arasında dengeyi sağlayan bir lider ve bu liderin kanunlara uygun bir şekilde kurduğu ve devam ettirmeyi başardığı düzendir.

 

Machiavelli’nin Prens’inin kötü bir versiyonu

Machiavelli aslında politik güç açısından içerik ile metodolojiyi, esas ile usûlü ayırmıştır. Yani Platon’un Filozof Kralı gibi Machiavelli’nin Prens’inin bir erdem, saygı, bilgi, ilim irfan sahibi olması beklenmez. Prens’in virtu’su, yani erdemi esas ve usûl olarak ayrılır. İyi bir siyasetçi, halka karşı öyle görünmeliyse bile, hareketlerinde erdemli olmak durumunda değildir. Erdemli bir yönetici de iyi bir siyasetçi olmayabilir. İyi bir yönetenin çok iyi bilmesi gereken bir şey vardır, ki uzunca süredir yapılan genellemelerde filozofun suçlanmasının nedenini oluşturur: Usûl.

Bu usûl, yönetim gücünü elinde tutmakla ilgili usûl olduğu kadar, halkın desteğinin nasıl alınabileceğine dair bilgiyi kapsar. Machiavelli, bir hükümdarın, sadece zorbalıkla yönetimde kalmasının mümkün olmadığını bilir ve Discorsi’de de Floransa’nın Tarihi’nde de bunu defalarca tekrar eder. Her şey denge işidir. Halka zorbalık yapsa bile, nabzını tutmayı becermelidir bir hükümdar. Aslen bir usûl terimi olan iyi iktidarların bir ortak noktası güç ise, diğer ortak noktası da halkın desteğini sağlamış olmak ve zorbalığını, halkın ayaklanmaktan imtina edeceği bir derecede tutmaktır.

Daha da önemli bir noktayı, Spartalılar ve Romalılar üzerinden anlatır Machiavelli: Halklar çeşit çeşittir. Halkların eğilimleri, hassasiyetleri birbirinden çok farklıdır. Yönetime dair usûlü çok iyi bilen bir hükümdar, ikna etmeyi göze aldığı halkın desteğini nasıl sağlayacağını çok iyi bilmelidir.

Machiavelli’nin iyi siyasetçi Prens’inin zorba bir örneği Cesare Borgia ise, Cesare’nin bir adım ötesindeki bir örneği de Erdoğan’dır.

Sonuç 

Halk desteği, parayla satın alınabilen bir şey yahut salt tehdit ya da korkuyla elde edilen bir şey değildir. Machiavelli’nin rölativist realizmindeki gibi bir usûle sahip olabilmek için, her halkın değil fakat muhatap olduğun halkın çoğunluğunun nabzını tutabilmek, istediğini bilebilmek, göğsünden girip kalbini tutabilmek gerekir. Bu usule dair yetenek, katiyen iktidarın zorba olmadığını göstermez, sadece destek yaratmakta iktidarın sunduklarının şu ya da bu nedenle zulümden her defasında daha ağır bastığını gösterir. Sunduklarını bizim kabul etmemiz, bunların iyi olduğunu düşünmemiz gerekmez. Halkın ârete’sini belirlemek, hiçbirimizin haddine düşmez. Aristoteles’in dediği gibi, herkes kendisi için en iyi kararı verir. Türkiye’de yaşayanların yüzde ellisi, kendisi için en iyi kararı vermiştir.

Dolayısıyla elitizmin, bugünkü politik yenilgisinin ana nedeni olarak görmekte ısrar ettiği halkın aptallığı, kendi ayrıcalıklarını kaybetmemek için verdiği zorbaca bir savaştan ve siyaset yapış şeklindeki beceriksizliği örtmeye çalışmaktan başka bir şey değil. Elitin, beğenmediği politik sonucun hırsıyla bir oyu bedava makarnaya ya da kömüre eşitlemesi yahut makarna-kömür nedeniyle oy vereni hor görmesi, eğitimsiz ve fakir diye aşağıladığı sınıfa, yine ve sadece kendi çıkarlarının devamı için yüklediği bir başka yükten gayrı bir şey de değildir. Zaten yüz yıl bile etmeyen tarihe baktığımızda, elitin, yönetmek istediği halkın nabzını ve kalbini tutmaya gerek bile görmeden bugüne kadar üretebildiği tek yönetimin usulünün, kendi yandaşı olmayan çoğunluğa karşı baskı ve ordu tehdidi olduğunu görebiliyoruz. Türkiye çoğunluğunun nabzını beğenmediği için görmezden gelmeye direten elitist politik kanat, Machiavelli’nin iyi siyasetçisi ile kötü siyasetçisi arasındaki farkı ısrarla esastan gördüğü için, kendinden menkûl bir eğitim ve erdem yarışına girmeye ve bu nedenle kötü siyasetçi olmaya devam ediyor.

Öyle ki, bu burnu büyüklüğü, yenilgiyi kabullenmemesi, bir türlü vazgeçemediği gururu ve, totaliter/ayrımcı amaçlarla olmasa bile sonuçta buna denk gelen ayrıcalık sevdası nedeniyle AKP ile elele yürüyor. Dışlayıcı Türklük, tek-kimliklilik ve erkeklik kimliğinin, AKP’de şahikasını bulmasından ileri gelen gerçekleşmiş bir amacın, hâlâ bu amacın sürdürülebilirliğini garantilemeye yönelen bir politik esasın, ve eğitimsizi aptal yerine koymaktan ve isteklerini görmezden gelmekten kaynaklanan kötü siyaset usulü ile birleşimi, sonuçta bugün karşı karşıya kaldığımız hükümetin en büyük sağlayıcısı ve işbirlikçisidir.  

13 Mart 2021 Cumartesi

Halk düşmanı: İspanya, Pablo Hasél’e neden zulmediyor?

 

İspanya geçtiğimiz günlerde rapçi Pablo Hasél’i monarşiye hakaret ettiği için hapse attı. Bu, ülkedeki sağcı ve siyasallaşmış yargı tarafından ilerici politikaları hedef alan geniş saldırının son perdesi

Eoghan Gilmartin Çeviri: Sevil Kurdoğlu

16 Şubat salı günü rap şarkıcısı Pablo Hasél ve elliden fazla destekçisi kendilerini Lleide Üniversitesi’nin rektörlük binasına kapatıp barikat kurduktan sonra, yüzlerce Katalan çevik kuvvet polisinin yer aldığı bir operasyonla gözaltına alındı. Terörizmi övdüğü ve kraliyete hakaret ettiği bir dizi tweet’i ve şarkı sözü yüzünden mahkûmiyet alan Hasél, günlerce önce dokuz aylık cezası için hapse girmesi gerekiyorken teslim olmayı reddetmişti. Attığı tweet’te, “Böylesine haksız bir ceza ile karşı karşıyayken kendi özgür irademle hapse gitmek bir onursuzluk ve utanç olurdu” dedi.

O akşam Katalonya’da pek çok protesto gösterisi ve isyan baş gösterdi, ertesi gün bütün İspanya’ya yayıldı, binlerce insan şarkıcı için özgürlük istedi. Barcelona’da bir gösterici polisin attığı plastik mermi ile bir gözünü kaybetti, Madrid ve Valencia’da polis barışçıl göstericilere coplarla, aşırı şiddet kullanarak saldırdı. Hafta sonunda, Barselona’da, yağmaların da görüldüğü gösterilere Katalan polisinin acımasız müdahalesi devam etti.

2004 yılında Bask lideri ve eski ETA üyesi Arnaldo Otegi’nin terörizmi övmekten mahkûm olan ilk kişi olmasından bu yana, aralarında bir dizi sanatçı, aktivist ve blogcunun da bulunduğu 122 kişi, İspanya’nın acımasız anti-terör yasaları yüzünden, terörizmi övmek suçundan hapis cezasına mahkûm edildiler. Çoğunun cezası ilk cezaları olduğu için ertelenirken, Uluslararası Af Örgütü de 2018’de, sadece onbinlerce avroluk para cezaları yüzünden değil, ama söz söylemeyi cezalandıran böyle bir yasasının hiciv ve muhalif düşünce üzerindeki caydırıcı etkisine karşı ikazda bulundu. Yine bu kadar olmasa da bir miktar hapis cezası da kraliyete hakaret ve dini hisleri rencide etmekten dolayı verildi.

Hasél’in hapse mahkûm edilmesine gösterilen tepki üzerine İspanya’daki sol koalisyon ifade özgürlüğüne ilişkin yasaların değiştirileceği sözünü verdi, fakat nasıl bir yasa olacağı konusunda iki parti anlaşmaya varamadı. Polis şiddetini kontrol altına alamadıkları için kendi tabanları tarafından eleştirilen hükümetin ortağı Unidas Podemos bakalım ortanın solundaki Sosyalist İşçi Partisi’ni (PSOE) anlamlı bir reform (İspanyol sağının ve siyasallaşmış yargısının son on yıldır ifade özgürlüğü üzerinde süren baskısına karşılık verebilecek bir reform) yapmaya ikna edebilecek mi?

On yıllık geriye gidiş


2008 Finansal Krizi’nden bu yana geçen yıllar içinde, İspanyol ceza yasasının 578. maddesi muhalif sesleri hedef almakta anahtar yasal araç olarak kullanıldı; özellikle de Hasél gibi sol uçtan ve ayrılıkçı çevrelerden gelenlere karşı. 2000 yılında José Maria Aznar’ın Halk Partisi hükümeti tarafından getirilen yasanın muğlak ve geniş bir şekilde tanımlanmış ‘terörizmi övme’ ve ‘terör kurbanlarını rencide etme’ kategorileri, Uluslararası Af Örgütü’ne göre, “devlete, yüksek olan kışkırtma [terörist eyleme] eşiğine karşılık gelmeyen geniş menzilli bir kriminalize etme gücü vermektedir.”

2011 ve 2017 arasında, suç sayılan aleni beyanların %92’si, yasaklanmış veya aktif faaliyet yürütmeyen yerli “terörist” örgütler -örneğin Bask silahlı örgütü ETA veya artık aktif olmayan aşırı sol “terörist” grup GRAPO- hakkındaydı. Böylesi beyanlar [bu örgütlere] destek ifadeleri içerdikleri için, kamuoyunda bilinen kişilere hakaret ederken bu örgütleri ima eden ifadeler kullandıkları için veya sosyal medyada saygı içermeyen şakalar oldukları için suç sayılabilirler.

21 yaşındaki solcu üniversite öğrencisi Cassandra Vera’nın, 2017 yılında, Franko zamanının başbakanı Luis Carrero Blanco’nun İspanya’nın ilk astronotu olduğu yolundaki herkesin bildiği şakasının (başbakan Blanco, ETA tarafından kendisini havaya fırlatan çok güçlü bir bombanın arabasına konması sonucunda öldürülmüştü) çeşitli varyasyonlarını içeren tweet’ler attığı için ülkenin en yüksek ceza mahkemesinde yargılandığı dava özellikle kötü şöhretli olan bir davadır. Vera bir yıllık ertelemeli hapis cezası aldıktan sonra temyiz başvurusunda suçsuz bulundu.

2015 yılında, Rajoy döneminde yapılan değişiklik sosyal medya alanındaki hükümleri sertleştirdi ve “örümcek (ağı) operasyonları” denilen bir dizi polis operasyonuna yol açtı. Halk Partisi iktidarının son yıllarında, polis ve Ulusal Muhafızlar İspanya’yı kapsayan dört koordine edilmiş baskın dizisi yaptılar ve Twitter ve Facebook gönderileri yüzünden pek çok insanı içeri aldılar. Sosyal medyadaki etkinlikleri yüzünden kovuşturmaya uğrayanlar arasında rap-metal şarkıcısı César Strawberry (suçlandığı diğer şeylerin yanında, krala yaş gününde ‘kek bombası’ göndereceği şakası da vardı) ve Manuela Carmena’nın Madrid Belediye Meclisi’nin solcu üyesi Guillermo Zapata da vardı; Zapata hakkında hicvin sınırlarını tartışan tweet’leri yüzünden dava açıldı, fakat sonra beraat etti.

Hasél terörü övmekten iki defa mahkûm oldu. İlki 2015’teydi ve aslolarak, politikacılara ve kapitalistlere yöneltilmiş grafik şiddet tasvirleri ile dolu savaşçı şarkı sözleri ve GRAPO ve ETA’yı övmesi yüzündendi. İkinci mahkemenin nedeni, polisin acımasızlığına şiddetle karşı çıkan ve hapisteki GRAPO üyelerine destek mesajı içeren bir dizi tweet’ti, kraliyete hakaretten aldığı mahkûmiyet de kısmen “Juan Carlos Dangalağı” adlı şarkının sözleri yüzündendi.

Hasél yalnız değil. Bir dizi rap şarkıcısı şiddeti övmekten ve güçlülere ve zenginlere karşı kurgusal intikam fantezileri yüzünden soruşturmaya maruz kaldılar. Bunlar arasında, üç yıllık hapis cezası alınca Belçika’ya kaçan Valtónyc ve La Insurgencia [Kalkışma] adlı devrimci rap kolektifinin 14 üyesi de var. Avrupa Parlamentosu’nun İrlandalı üyesi Clare Daly’nin belirttiği gibi, “Böyle yasalar altında İrlanda’nın halk şarkıcılarının yarısını hapse atabilirdiniz.”

İlericileri hedefleyen kraliyete hakaret ve dini hisleri rencide etmekten verilen hapis içermeyen bir dizi mahkûmiyet cezası da endişeye neden oluyor. Bunlar arasında El Jueves gibi hiciv yayınlarının yanında çeşitli feministler ve kürtaj hakkı aktivistleri de var. Gazeteci Miquel Ramos, toplumdaki kırılgan ve marjinalleştirilmiş kesimleri koruma amaçlı nefret söylemi yasasının tersine, bu tip suçlamaların iktidar kurumlarının eleştirilmesini önlemeyi hedeflediğini savunuyor.

Yargı sistemini güçlendirmek

Son on yılda internet ortamında sarf edilen sözler ve sanatsal ifadeler üzerindeki baskı, Mariano Roy’un (2011-18) sağcı Halk Partisi hükümetinin sivil özgürlüklere karşı yasama yoluyla yaptığı kapsamlı saldırıya da uyuyor. 2015’te, kemer sıkma politikalarına ve insanların evlerinden çıkarılmalarına karşı kitlesel mobilizasyon sırasında, geniş kapsamlı bir haberin engellenmesi yasası çıkarıldı. Uluslararası Af Örgütü bu yasayı, “barışçıl toplanma özgürlüğünü haksız yere kısıtlayan” ve “protesto etmenin bazı meşru biçimlerini kriminalize eden” bir yasa olarak görüyor. Ayrıca, polise protesto gösterilerinde ve toplantılarda, başka şeylerin yanında, görevli memurların görüntülerini kaydetmek gibi şeyler yüzünden anında para cezası vermek de dahil geniş yetkiler verdi.

Ama, ifade özgürlüğü üzerindeki baskı, diğer yandan da, militan savcılar ve üst katmanları artan bir şekilde sadık Halk Partisi takipçileriyle doldurulan yargının oynadığı rol dolayısıyla mümkün olabildi. Aznar 1995’te iktidara geldiğinden beri, Halk Partisi amansız bir politikayla yargı sistemini sömürgeleştirdi; ilk önce, hayli siyasallaşmış sistemi, yüksek yargıçların tayin edilme sistemini ele geçirerek bunu yaptı, ki bu sistem başlangıçta Franko zamanından kalma hakimlerin etkisine tedrici bir karşı denge aracı olarak tasarlanmıştı.

Yargı hiyerarşisini tayin etmekle görevli gövde üyeleri doğrudan İspanyol parlamentosu tarafından beş yıllığına seçilen Yargı Genel Konseyi’dir. Yeni Konsey’in parlamentodaki oylamasında milletvekillerinin %60’ının oyu gerekmektedir, dolayısıyla hükümet ve muhalefet arasındaki görüşmelerde yeni Konsey’in çoğunluğunu daima hükümet partisi belirlemektedir. Ama, Halk Partisi, kendisi muhalefetteyken, yeni bir Konsey’in oylanması sırasında oylamayı defalarca bloke etti ve böylece suni olarak yargıçların atanması üzerindeki kontrolünü sürdürdü. Bu, ilk defa 2006-08 arasındaki iki yıldan fazla sürede ve sonra da 2018’den şu ana kadar olmak üzere iki defa oldu.

El Diario direktörü Ignacio Escolar, partinin nasıl finanse edildiğine dair artan yolsuzluk soruşturmalarına karşı yüksek yargıda kendisine sempati duyan hakimlere ihtiyaç duyan Halk Partisi için bu stratejiyi beka sorunu olarak görüyor. Ancak, yargı hiyerarşisinde Halk Partisi’ne bağlı isimlerin birçoğu İspanyol politikasında da artan bir şekilde müdahaleci rol almaya başladılar; sadece ifade özgürlüğünün sınırlarının Sol’un aleyhine olmasını sağlamak değil, aynı zamanda da mevcut ilerici koalisyonun önemli şahsiyetlerine karşı yasaları kullanarak kampanyalar sürdürüyorlar, en göze çarpanlar ise Podemos lideri Pablo Iglesias ve İçişleri Bakanı Fernando Grande-Marlaska.

Ne de yargının bu siyasallaşması, 2017’deki tartışmalı bağımsızlık referandumu üzerine dokuz Katalan liderin isyana teşvikten yargılanıp mahkûm edilmesinden (sivil toplum liderleri Jordi Sánchez ve Jordi Cuixart’ı da kapsayan inanılmaz ağır dokuz yıllık mahkumiyetler) ayrı görülebilir. Bağımsızlık hareketinin hiçbir şiddeti olmamasına rağmen bu dokuz lider bir “isyancı ayaklanmayı” teşvik etmiş sayıldılar. Dava başlamadan önce sızdırılan WhatsApp mesajlarında Halk Partisi’nin senato sözcüsü Ignacio Cosidó, partisinin, “perdenin arkasından [yargısal işlemleri] kontrol edeceğini” iddia ediyordu.

Bölünmüş koalisyon

Hasél’in tutuklanması tartışması İspanyol hükümeti içindeki bir diğer anlaşmazlığı daha ortaya çıkardı. Sosyalist İşçi Parti’li Başbakan Pedro Sánchez hükümetinin ifade suçları için hapis cezasını kaldıracağını ilan etti. Ama koalisyon ortağı Unidas Podemos böylesi suçları ceza yasasından tamamen kaldıran yasa tasarısının (pandemi yüzünden ara verilen) kabineye bir an evvel gönderilmesinde ısrar ediyor. Radikal sol parti, ayrıca, Hasél ve Valtónyc’in hükümet tarafından affı (şu anda adalet bakanlığı tarafından değerlendirilmekte) için de baskı yapıyor.

Geçtiğimiz haftalarda, Hasél’in davasından kraliyet içindeki yolsuzluklara kadar ülkenin karşı karşıya bulunduğu istisnai durumlara dikkat çeken Başbakan Vekili Pablo Iglesias, “İspanya’da tam demokratik normalleşme yok” diyerek tartışma yarattı. Partisi, ayrıca, bir video yayımlayarak programlarını ilerletmek için çabalarken karşılaştıkları kısıtlamalara işaret etti; sadece Sosyalist İşçi Partisi’nin ılımlı içgüdülerine değil, fakat onun arkasındaki İspanyol oligarşisinin gücüne ve derin devlete de.

Böyle söylemsel (diskorsif) bir hat bir sol radikal partinin hükümette olmasının kaçınılmaz çelişkilerine işaret ederek işe yarayabileceği gibi, gerekeni yapamamanın bir bahanesine de dönüşebilir. Unidas Podemos 2019 seçimlerine Sosyalist İşçi Partisi’ni taahhütlerinden sorumlu tutacağı sözünü vererek girdi. Şimdi, koalisyon tarafından farklı zamanlarda önerilen reformların daha da büyük aciliyetle ilerletilmesi gerekiyor; ister haberi yasaklayan yasaların geri çekilmesi, ister isyana teşvik yasalarının iyileştirilmesi, ister ifade özgürlüğü suçlarının yasalardan çıkarılması olsun. Yargı mevcut gücünü kaybetmeli.

22 Şubat 2021

sendika.org

28 Şubat 2021 Pazar

Mezopotamya'da Devletli Uygarlıkların Ortaya Çıkış Koşulları - Sibel Özbudun

Mezopotamya'nın uygarlık-öncesi ikibin yılında tarih sahnesine çıkan ve gelişen özellikleri şöylece sıralamak olanaklıdır (Bu sıralama bir neden-sonuç ilişkisi ya da önem sırasını gözetmemekte olup, anlatımdan kaynaklanan bir zorunluluktur) :


i) Sulamaya dayalı tarım: Kanallar açarak sulama yolunda ilk girişimler Çatalhöyük ve 6. bin Samarra yerleşimlerinde görülmekle birlikte, yaygın kullanımını Ubaid döneminde bulmuştur. Sulamalı tarım,
aksi durumda çorak olan Güney Mezopotamya'da tarımı olanaklı kılmış ve üretkenliği büyük ölçüde arttırarak, üretime katılmayan bir toplumsal kesimi besleyebilecek bir artının oluşmasında etken olmuştur.



ii) Tarımda sabanın kullanılmaya başlanılması: Tarımda sabanın kullanıma girmesi, Mezopotamya'da büyükbaş hayvanların evcilleştirilmesi ve tekerleğin bulunması sonucunda devreye giren bir İÖ IV. bin buluşudur. Sulamayla birlikte tarımsal üretimde önemli bir artışa yolaçmış, ve az ileride göreceğimiz gibi, tarımsal faaliyetlerde (dolayısıyla da toplumsal değerler sisteminde) erkeklerin ön plana geçmesine zemin hazırlayan etmenlerden biri olmuştur. Tekerleğin bulunuşunun bir başka sonucu da, ulaşımda sağlanan kolaylık ve teknolojik/iktisadi/ toplumsal/ideolojik düzlemdeki yeniliklerin artan
bir hızla Ön Asya uygarlık alanına yayılması olmuştur.


iii) Kentlerin yüzölçümü ve nüfuslarında artış: Her ne kadar Jericho ve Çatalhöyük gibi, ticarete bağlı istisnaları varsa da, neolitik dönem boytunca uzun bir süre tipik köylerin 2-300 nüfuslu, istikrarlı
küçük yerleşim, birimleri olduğunu görmüştük. Neolitik köyde kaynaklar nüfusu besleyemez hale geldiğinde doğan kriz, genellikle köyden kopmalar ve yeni köy oluşumları yoluyla çözümlenmekteydi.
Oysa geç neolitiğin kentleri gerek yüzölçümü, gerekse nüfus bakımından geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde büyümüştür. Üstelik bu büyüme bir hayli hızlı ve süreklilik gösteren bir süreçtir. Örneğin
Güney Mezopotamya'daki Eridu'nun Ubaid 2 evresindeki (yakl. İÖ 4500) 4 hektardan, Ubaid 4 evresinde (yakl. İÖ 3500) 10 hektara genişlediği görülmektedir. Eridu'nun azamı nüfusu 2-4 000 kişi olarak hesaplanmaktadır. Yine Güney Mezopotamya'daki Warka (Uruk) yerleşimi, Uruk evresinde 80 hektara ve 10 000'i bulduğu hesaplanan bir nüfusa ulaşmıştır. Bu hızlı nüfus artışı, bir yandan geç neolitikte kent yerleşimlerinin kalabalık bir nüfusu besleyebildiğine işaret ederken, bir yandan da toplumsal örgütlenişte kimi köklü değişimleri göstermektedir.


iv) Yüksek ölçüde örgütlenmiş işgücü ve mesleklerde uzmanlaşma: Neolitik sonlarında yaygınlaşan mimarı yapıtlar (büyük tapınaklar, kamu binaları..[1]) üst düzeyde örgütlenmiş hiyerarşik yapılı
bir işgücüne, gelişkin bir planlama sürecine ve mesleksel uzmanlaşmaya işaret etmektedir. Örneğin Eridu'daki geniş Anu tapınak kompleksinin inşası için 7 500 kişilik bir işgücünün bir yıl boyunca çalışması gerektiği hesaplanmıştır. Bu işgücünün nasıl sağlandığı ayrı bir araştırma konusu olmakla birlikte, olasılıkla tapınakla yakından ilintili yöneticilerin çevre köylerde yerleşmiş nüfusu[2] ve/veya savaş esirlerini yılın belirli dönemlerinde (tapınak adına) zorunlu çalışmaya (corvé) tabi tutmuş olması, büyük olasılıktır[3]. Tekerleğin bulunuşuyla birlikte devreye giren çömlekçi çarkı, zanaatların tarımsal faaliyetlerden ayrılmasına, pazar için üretim yapan uzman bir çömlekçiler grubunun ortaya çıkmasına öncülük etmişe benzemektedir. Gerçekten de, Uruk evresi sonlarından itibaren keramik pazara yönelik bir görünüm almaktadır. Bir ayrıcalık halinde yaygınlaşan lüks tüketim malzemeleri (akik, türkuaz, ametist, laciverttaşı, agat, kuvartz, yeşimtaşı, zümrüt, diyorit, kantaşı, sabuntaşı, yılan taşı, fildişi ve deniz kabukları), taş kaplar, metal parçalar ve heykel, kabartma gibi sanatsal gelişmeler, bunları işleyen profesyonel sanatçıların varlığına işaret etmektedir. Öte yandan büyük tapınaklar, giderek güçlenen bir rahipler kastının varlığını gösterir.


v) Kurumsallaşmış hiyerarşi: Yukarıdaki gelişmeler (sulama sistemi, mesleksel uzmanlaşma, anıtsal yapılar, büyük tapınaklar ...) kurumsallaşmış bir hiyerarşiye işaret etmektedir. Gerçekten de, aktarılan
ölçüde karmaşıklaşmış bir toplumsal yapı, neolitik köyün kendine yeterli, içe-kapalı kolektivizminin sınırlarını aşar. Yerleşimlerin tapınak çevresinde örgütlenişi ve tapınakların ele alınan dönem boyunca gösterdiği tekbiçimlilik, en azından başlangıçta bu hiyerarşinin üst basamaklarında meşruluklarını ilahlardan alan ruhbanların bulunduğu düşünülmektedir. Gerçekten de, yazılı tarihin belgelediği erken hanedan dönemi irdelenirken görüleceği üzere, tapınak; Mezopotamya'nın ilk kentlerinde aynı zamanda iktisadı ve siyasal faaliyetlerin de merkezi durumundadır. Öte yandan, Redman'a göre:
"Tapınak görevli ve yöneticilerinin tapınağın emrindeki belirgin serveti paylaştıkları ölçüde, keskin bir farklılaşma daha Uruk döneminde ortaya çıkmış olmalıdır. Egzotik hammaddelerden imal edilen ve ince bir sanatsal işçilikle belirlenen statü nesnelerinin bolluğu, yüksek statülü bir sınıfa işaret eder. Bu nesneler yalnızca tapınak çerçevesinde dağıtılmış olsaydı, yüksek bir statü sınıfından çok güçlü bir kuruma işaret ederlerdi. Ancak, yüksek statü nesneleri tapınak çevresinde yoğunlaşmış olmakla birlikte buraya özgü olmadıkları için, dağılımları tapınaktan bir ölçüde bağımsız bir toplumsal tabakalaşmayı çağrıştırmaktadır."
Tapınağın dışındaki (ve olasılıkla ona rakip olan) bu yüksek hiyerarşi grubunun, gücünü Ön Asya'da giderek yaygınlaşan ticaretten aldıkları, düşünülebilir mi? Her durumda Larsen, Uruk tabletlerinin dökümünün düzenli, hiyerarşik bir topluma işaret ettiğini belirtmektedir: Bu listeler 'kral' ya da 'önder' işaretiyle başlayıp, 'yasa', 'kent', 'birlikler', sabanlar' ve 'arpa' dan sorumlu 'görevlilerle sürmektedir. Ayrıca bazı rahip sanları ve 'meclis başkanı' gibi bir san da bulunmaktadır. İzleyen bölümlerde meslekler ('demirci', 'gümüş ustası', 'çoban', 'ulak') başlarıyla birlikte sıralanmaktadır. İlk düzeyde basit zanaatler, ardından görevlilerinin 'genç' sanıyla anıldığı meslekler, ardından da 'kıdemli' sanıyla anılan meslekler gelmektedir. Tüm bunlar, merkezi bir tapınak yönetimine işaret etmektedir. Çoğunda BA (vermek, 'dağıtım') ve GI (iade etmek; 'gelir'?) anahtar sözcükleri
vardır. Bu, olgunlaşmakta olan (kast değilse bile) lonca sistemini düşündürür.


vi) Özel mülkiyetin ortaya çıkışı: Özel mülkiyetin arkeolojik kanıtı, mühürlerdir. Ve mühürlerin en azından Uruk döneminden beri yaygın biçimde kullanıldığı bilinmektedir. Özellikle Jemdet Nasr döneminde yaygınlaşan ve tapınma, dinsel geçitler, savaş ve av sahneleri ve hayvanların betimlendiği silindir mühürlerde ilah ya da yönetici gibi önemli figürlerin, diğerlerinden büyük olarak resmedildiği seçilmektedir. Mülkiyete dayalı toplumsal tabakalaşmanın bir başka göstergesi de mezarlık armağanlarıdır. Redman, Ubaid döneminde mezar buluntularında önemli bir farklılaşma gözlemlenmemekle birlikte, Jemdet Nasr döneminde farklılaşmanın belirgin bir hale geldiğini belirtmektedir. Öte yandan, Hallo ve Simpson, bu evrede büyükbaş hayvanların özel mülkiyetin karakteristik bir biçimini gösterirken tapınak gibi kamu binalarının da kolektif mülkiyeti belirlediğini söylemektedirler.


vii) Yazının bulunuşu: Mühürler, uygarlaşma sürecinin bir başka sonucuna daha işaret ederler: Yazı. Ortak, uzlaşımsal bir simgeler sistemi kurma yolundaki ilk girişimler, Uruk dönemi sonlarında ortaya
çıkar ve Jemdet Nasr evresinde yaygınlık kazanır. İÖ 3500-3000 arası, yazının Güney Mezopotamya'da yaygınlaştığı dönem olmuştur. Larsen, yazının kökeninde hesap tabletlerinin bulunduğuna işaret
etmektedir. Yine Larsen'e göre, yazının kökenini belki de iki bağımsız bölgede (Uruk ve Kuzistan'da Susa) tespit etmek olanaklıdır. Anu ve Eanna tapınaklarının bulunduğu Eanna bölgesinden çıkan 4000 kadar Uruk tableti'nin % 85'i iktisadı kayıtlara ilişkilidir, % 15'ini ise imlerin bir çeşit taksonomiye göre dizildiği okuma metinleri oluşturmaktadır. İlk yazılı tabletlerde anlatıya yer verilmeyişi dikkate değer. İÖ III. binin sonlarında ise yazı sistemi, bir depodan 1/ 4 kg.lık yün kaybını izleyecek kertede gelişmiştir. Bu, yazının; özel mülkiyetin, gelişkin bir hiyerarşinin oluştuğu Güney Mezopotamya'daki kentlerde etkin bir denetim sistemini biçimlendirdiğini göstermektedir.


viii) Kentlerin koruyucu ilahları, panteonların örgütlenişi: Bu devir Mezopotamya yerleşimlerinin tapınaklar çevresinde örgütlendiğini yukarıda görmüştük. Her tapınağın belirli bir ilaha adandığı, arkeolojik buluntulardan (heykel, kabartma vd.) anlaşılmaktadır. Ubaid dönemine tarihlenen Eridu tapınakları, sonraki Sümer tapınaklarının tüm unsurlarını içerir. Tapınaklarda, üzerlerindeki yanık izlerinden ve küçük hayvan kemiklerinden kurban ve sunular için kullanıldığı anlaşılan sunaklar bulunmaktadır.
Warka (Uruk)'daki, Uruk dönemine tarihlenen Eanna tapınaklar kompleksinin, sonraki Sümerlerin İnanna adıyla tapındıkları aşk (bereket) tanrıçasına adandığı kaydedilmektedir. Tapınak bölgesinde bulunan taş vazoda, yiyecek ve şarap sunusu taşıyan başları traşlı, çıplak erkekler kafilesi ve tanrıçaya yapılan sunular betimlenmiştir. Örgütlü panteonlara ilişkin daha kesin bilgiler için ise, yazının dinsel metinlerin kaydı için kullanılmasını beklemek gerekecektir.


Mezopotamya'da bu gelişmeler olagelirken, Anadolu'da belirgin bir gerileme izlenmektedir. Çömlekçi çarkı ancak İÖ 2000'lere doğru devreye girecektir. Anadolu kültürlerindeki canlanma, İÖ 2500'ten itibaren gözlemlenmektedir. Bu tarihlerde çevresi surlarla çevrili, site-devletler görülmektedir (Alacahöyük, Alişar, Kületepe... ) Bu dönemde Orta Anadolu'da Hatti, güneybatıda ise Luwi adı verilen halklar yaşamaktadırlar.




Notlar
[1] Daha Jericho (PPNB evresi)'da ortaya çıktığına tanık olduğumuz savunma sistemlerinin (surlar, gözetleme kuleleri ...) Jemdet Nasr döneminde dahi yaygın olarak görülmeyişi, Oppenheimer'ın uygarlığın kökeninde çoban-çiftçi çatışmalarının, yani fethin yattığı tezini, zaafa uğratmaktadır.
[2] Özellikle giderek gelişen; zenginleşen kentsel yerleşimlerin göçebe avcı-toplayıcı topluluklar ya da yerleşik, kendine-yeterli köy toplulukları için bir çekim merkezi oluşturduğu düşünüldüğünde.
(3) Gailey ve Patterson (1988) erken devlet biçimlerini tartışırken, akrabalık temelinde örgütlenmiş toplulukların emek ya da ürünlerini toplamayı haraç-temelli devletlerin ilksel biçimleri arasında sayar.


Sibel Özbudun, Ayinden Törene, Anahtar Kitaplar, 1997, s. 63-69


17 Ocak 2021 Pazar

Sadaka ve Yardım Kültürü Dayanışma Mıdır?


Sadaka kültürü; topluma daha çok semavi dinlerle yayılmış ve bütün semavi dinlerde mevcut olan bir kültürdür. Yaşadığımız coğrafyada yaygın olan İslamiyet’te “sadaka” kültürü, diğer dinlere göre daha ön plana çıkar.


Yardım kültürü; sınıflı toplumların başlaması ile birlikte “yönetici, mülk sahibi vb.” konum sahiplerinin ellerindeki artıkları ya da küçük birimleri, zor durumda olan (kendilerinin sömürüsü yüzünden) ihtiyaç sahiplerine dağıtmasıdır. Psikolojik üstünlük kurduran ve isyanları engelleyen bir araçtır.
Peki, Sadaka ve Yardım Kültürü Aynı Damardan mı Beslenir?
Sadaka ve yardım, kültürel ve psikolojik alanda aynı damardan beslenir, aynıdır. Sadaka, din üzerinden beslendiği için uhrevi bir arka plana sahipken, bugün yardım kavramı daha elit ve moderndir. Özellikte sadaka kavramına göre toplumsal algı açısından daha az rencide edici bir tanımlamadır. (Ne bu sadaka mı veriyorsun?) Fakat her iki kavramın da anlamı ve karşı taraftakinde yarattığı etki arka planda aynıdır.
Her iki kavram için de ihtiyaç sahibinden çok, verenin iç huzuru ön plandadır. Kimse kendinde olandan vazgeçmez ya da eksiltmez. Vazgeçilen artık kullanılmayan, fazlalık olan ya da önemsiz olandır. Kimse (istisnalar hariç) kaliteli yeni bir montu, ayakkabıyı ya da benzeri eşyaları kendisinden daha fazla ihtiyacı olana vermez. Gıda kolilerine en az sermaye içeren gıdaları yerleştirirken, kimse “çocukların ve hastaların” proteine benden fazla ihtiyacı var diyerek içeriği düzenlemez vb.
Elbette yardım ve sadakalar tamamen işlevsiz değildir
İhtiyaç sahibinin küçük bir deliğini yamamaktadır ki bununla birlikte ezilmişlik hissi de söz konusudur. Küçük bir delik için alınan, aslında verenin daha büyük bir deliğini de yamamaktadır. Yücelmişlik hissi ile özgüvenini çoğaltır, manevi huzuru elde eder ve “hayırsever” ismini ön isim olarak almaya hak kazanır.
Aynı zamanda bu kültür iki tarafın eşit iki insan gibi ilişki kurabilmesinin koşullarını ortadan kaldırır. Taraflardan birinin belki kuşaklar boyu sürecek minnet borcu altına girmesine sebep olur.
Ayrıca yardım üzerinden reklam çalışmaları, sadaka üzerinden de dernekler aracılığı ile reklamlı toplanan paralar gibi bir çok başlık da ayrı bir yazı konusu.
Kısacası, iki kültürün de beslendiği damar "minnetlik ilişkisi" ile insanları belli derecede hizada tutmaktır. Sadakaya ve yardıma muhtaç bırakan düzeni maskelemektir. İşlev ve anlayış olarak dayanışma kültürü bu kavramlardan çok daha farklıdır.
Dayanışma kültürü; ilk çağlardan bu yana ezilmiş insanların arasında vücut bulmuş bir kültürdür. Alan ya da veren değil, iki eşit arasında gerçekleşen bir anlayıştır. Dayanışma kültüründe esas olan, ihtiyacı olmayanın ihtiyacı olana vermesi değil, kendisinde olanı paylaşmaktır, karşılıklı omuz vermektir. Elinde avucunda olmayanların bir lokmasını karşı tarafla paylaşmasının temel kültürü dayanışma kültürüdür ve bu kültür ancak emekçi halkın yani ezilenlerin içinde var olabilir. Sınıf atlama gayreti olan birinin “emekçinin” üzerine basarak yükseldiği düşünülünce bu kültürün neden “emekçiler” içinde vücut bulduğu daha anlaşılır hale gelmektedir.

4 Ocak 2021 Pazartesi

Boğaziçi Üniversitesi Öğrencilerinin Yanındayız!

 

 

Üniversitelerde rektörlerin seçimlerle değil atamalarla başa geçmesi yeni bir uygulama değil. Geçmiş dönemde onlarca örneğini yaşadığımız bu uygulamalardan bir tanesini, İstanbul Üniversitesi'ni anımsayalım. Uygulama gereği seçimlerde en çok oyu alan kişi eğer ataması çıkarsa seçilebiliyor. Sadece bir oyu olan adayı iktidar 20 oy ile kazananın yerine atayabiliyor. İstanbul Üniversitesi'nde 3. olan adayı rektör olarak atadıklarında öğrencilerin uzun soluklu mücadelesi hala hafızalardadır. Bugün hukuka uydurmaya bile çalışmadan “kayyumlar” atayanlara karşı Boğaziçili öğrenci arkadaşlarımızın yanındayız.

27 Aralık 2020 Pazar

Piyango Biletiniz Hazır mı ?


Emektar Daktilo


Geçtiğimiz yıl, yılbaşı özel çekişinde toplam “436 milyon 540 bin lira” ikramiye dağıtıldı. Yılbaşı özel çekilişi biletlerinin 12 milyon adet satılması ile “684 milyon 320 bin lira” satış geliri elde edildi. Satış rakamını, dağıtılan ikramiye rakamından çıkartınca kasada kalan para “247milyon 780 bin lira”. 

Ve bu yılda kalan para Demirören holdinge hayırlı ve uğurlu olsun. 

Emektar Daktilo 

Piyango Nedir? 

''Hemen piyangonun ne olduğunu anlatayım. Örneğin benim 50 ruble değerinde bir ineğim var. Bu ineği piyangoyla satmak istiyorum ve o nedenle de herkese 1 ruble değerinde bilet almayı öneriyorum. 1 rubleye bir inek sahibi olma olanağı var! Herkes ineği satın almak istiyor ve rubleler yağmaya başlıyor. 100 ruble toplandığında, piyangoyu çekiyorum: Piyangoyu kazanan, ineği 1 rubleye almış oluyor, diğerleri hava alıyor. İnek insanlara ucuza mı geldi? Hayır, çok pahalıya geldi, çünkü değerinin 2 katı para ödendi, çünkü iki kişi (piyangoyu düzenleyen ve ineği kazanan) hiçbir şey yapmadan kazanç sağladılar, hem de paralarını kaybeden 99 insanın sırtından. Demek ki piyangonun halk için kazançlı olduğunu söyleyenler halkı basitçe aldatmaktadır. Aynı şekilde köylüye, yoksulluk ve sefaletten çeşitli kooperatifler (ucuz satın alma ve kârlı satma birlikleri), işletmelerde çeşitli iyileştirmeler, bankalar ve benzeri önlemler sayesinde kurtulacağını vaat edenler onu aldatmaktadır.'' 

Lenin - Kır Yoksullarına (1903) 

20 Nisan 2020 Pazartesi

Corona'yı Daha İyi Anlamak İçin 2. Kitap Önerisi...

daktilodergisi

Corona'yı Daha İyi Anlamak İçin 2. Kitap Önerisi...

Fareler ve İnsanlar - Steinbeck

"John Steinbeck’in ilk kez 1937 yılında yayınlanan eseri; Çiftlikten çiftliğe dolaşarak çalışan iki kardeşi merkez alarak Vahşi kapitalizmin yarattığı açlık ve vebanın kol gezdiği “Büyük Buhran” dönemini anlatıyor. "

Steinbeck’in kendisi de bir göçmen çiftlik işçisiydi. Büyük buhranı yani büyük ekonomik kriz ve açlığı birebir yaşamış olması bu kitabı daha kıymetli ve nitelikli hale getiriyor. İnsanlar açıklıktan kırılırken patatez fiyatlarının arması için mahsülü yakan zihniyeti, yoksulluktan dolayı vebalarla uğraşan insanların dramını okurken corona virüs ile neden "büyük" devletlerin mücadele edemediğini görebiliriz.

Veba - Albert Camus

"1947 yılında yazılan roman Cezayir’in Oran kentinde çıkan bir veba salgını kurmacasını anlatıyor. İnsanlık tarihinde felaketin yazgıya dönüşmesi temel bakışa açısıdır. Kapitalizmin ve aç gözlülüğün sonunu ve emekçilerin,,aydınların dayanışması ile umutların nasıl filizlendiğini vurgular. "

Corona günlerinde en çok öne çıkan kitaplardan biri oldu. Fakat kitabı okuduysanız bile, corona ve kapitalizm ilişkisini baz alarak yeniden okumanız sizlere farklı bir bakış açısı ve yorum katacaktır.

Yaşam mücadelesi verenler tehdit altında !


Yaşam mücadelesi verenler tehdit altında !



Mümtaz Şenel
Yeşilova Belediye Başkanı Mümtaz Şenel ve eşi Fatma Şenel'in evleri basılarak silahlı saldırıya uğraması ne ilk nede son olacaktır. “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” o gölgeyi sattırmayanları ise yok eder. Büyük rant şirketlerinden, küçük rant çetelerine kadar mantalite aynıdır “para” hastalığı. Bu hastalığın ise kaynağı bellidir Kapitalist kar hırsı. Yaşanılan silahlı saldırının “otel meselesi” yönü ile salda gölü mücadelesinden saptırılmaya çalışılması beyhude bir çabadır. “Rant” ölçeğinin küçüğünün de büyüğünün de mücadele karşısında ki vahşi tehlikesini bir kez daha hatırladık....


Bir kez daha da onları HATIRLAYALIM !

Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu


daktilo dergisi

Antalya-Finike'de taş ocaklarına karşı verdikleri çevre mücadelesinde 9 Mayıs 2017 günü Kızılcık Yaylası'ndaki dağ evlerinde öldürüldüler! 
 Onları katleden kiralık katil tutuklandı ve ceza evinde intihar etti. Azmettiricileri ve gerçek sorumluları ise hala dışarda!


Emektar Daktilo Dergisi

19 Nisan 2020 Pazar

Galataport şantiyesinde çalışan ve Korona virüsü nedeniyle hayatını kaybeden arkadaşımız "Dev Yapı-İş Temsilcisi" Hasan Oğuz' u Esenyurt'ta andık.

Galataport şantiyesinde çalışan ve Korona virüsü nedeniyle hayatını kaybeden arkadaşımız "Dev Yapı-İş Temsilcisi"  Hasan Oğuz' u Esenyurt'ta andık. 



İşçilerin özlük haklarını gasp etmesiyle gündeme gelen "Galataport" şantiyesinde çalışan, DİSK'e bağlı Devrimci Yapı İşçileri Sendikası (Dev Yapı-İş) Temsilcisi Hasan Oğuz, Korona virüse bağlı olarak hayatını kaybetti. Dev Yapı-İş, Oğuz'un raporunda ölüm nedenine “Bulaşıcı hastalık” yazıldığını açıkladı.

Okurlarımızın da içinde yer aldığı, Tüm Çalışanlar İçin Sağlık Platformu; Hasan Oğuz'u anmak için  Esenyurt PTT önünde buluştu. Çarklar Dönüyor, İşçiler ölüyor sloganlarının ardından "engelleme girişimlerine" rağmen yapılan açıklamada:
"Sağlıksız ve güvencesiz çalışmanın devam ettiği PTT’nin posta dağıtım merkezi önündeyiz. Salgına yakalanan çalışanlara rağmen üretimi durdurmayanlara sesleniyoruz: Bu bir cinayet, derhal çalışma durdurulsun, işçilerin ücretli izin hakkı tanınsın! İşbaşı yapılan her yer cinayet mahalli!" denildi ve sloganlarla sonlandırıldı.


Dev Yapı-İş tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“İşçiler çalışmaya zorlandı”
“Hasan Oğuz, 20 Mart günü işçilerin COVID-19’a karşı hiçbir önlem alınmadığı gerekçesiyle iş bıraktığı Galataport şantiyesinde çalışıyordu. Şantiyede 3 Nisan günü ,üç pozitif vaka çıkmasına rağmen üretim durdurulmamış, işçiler çalışmaya zorlanmıştı. Hasan 7 Nisan günü kalp krizi geçirdi. Tüm belirtileri COVID-19’u gösteriyordu ve o yönde tedavi uygulandı. Hasan’ın raporlarında ölüm sebebi olarak ‘bulaşıcı hastalık’ yazıyor. Öfkemiz üzüntümüzden büyük!”

Dev Yapı-İş, şantiyenin salgın nedeniyle kapatılması gerektiğini belirterek, şu soruları sordu:

Salgın günlerinde Galataport inşaatına devam etmek çok mu gereklidir?
Şantiyede pozitif vaka çıkmasına rağmen iş neden tatil edilmemiş, işçilere neden test yapılmamıştır?
Şantiyede vaka sayıları artarken bu ölüm çukuru faaliyetlerine daha ne kadar devam edecektir?

 Galataport şantiyesi tepkiler ve eylemsellikler sonucu durdu!
Galataport’ta 4 Mayıs’a kadar sürecek olan olan çalışmayı durdurma kararı 14 Nisan’da başladı.
Emektar Daktilo Dergisi.